Bir uçak yolculuğunda olduğunuzu hayal edin. Uçak hızlanarak havalanıyor ve birden ayaklarınız yerden kesiliyor. Gökyüzüne doğru yükseliyorsunuz. Hava kapalı ve yağmurlu, yağmur damlaları uçağın pencerelerine vuruyor. Gri bir fon renginde, gittikçe küçülen kara parçasını görüyorsunuz. Sonra birden biraz sarsıntıyla birlikte, bulutların içinden geçiyorsunuz ve akabinde masmavi gökyüzünü ve sarı güneş ışığını görüyorsunuz. Az önce geçilen fırtına, gürültü, tüm hava olayları bulutların altında kalıyor. Siz ise uçsuz bucaksız bir açıklıkta, dingin bir atmosferde süzülüyorsunuz.
İşte bilinç de gökyüzü gibidir. Elle tutulur değildir; fakat yok sayılması mümkün olmayan bir varlık alanıdır. Sonsuzluğun içinde bir kesit, bizim görüş açımız ve algımız içinde kalır. Türlü düşünceler ve duygular, bir algı bütünlüğü içinde bilincimize yansır ve tıpkı hava olayları gibi, zaman zaman zihnin ufkunu kaplar.
Çoğu zaman bu hava olaylarının geçici karakterini unutup gökyüzümüzü o günkü koşullarla bir tutarız. İnsan zihninin otomatik işleyişi çoğu zaman bu şekildedir ve bu durum bizim çarpık bir algıya sahip olduğumuz anlamına gelmez. Buradaki sorun, otomatik algımızın sınırlı olduğunu fark edemeyişimizdir. Bunu fark etmek, insanın algısını, duygularını ve davranışlarını dönüştüren güçlü bir içsel farkındalıktır.
Tam da bu noktada, bir hukukçu ve barışçıl çözüm üretmeye çalışan bir arabulucu olarak şu soruyu sormak anlamlıdır: Gökyüzünün bulutlardan ibaret olmadığını bilmek, mesleki pratiğimize nasıl yansır? Bilinçli farkındalık, arabuluculuk sürecine nasıl bir katkı sağlar?
İnsanın fiziksel sağlığının ruh hâline etkisini tartışmasız kabul ettiğimiz bir yerde, zihinsel esnekliğin iletişim becerilerimize, empati kapasitemize ve problem çözme yeteneklerimize katkısını reddetmek mümkün değildir. O hâlde bilinçli farkındalığın arabuluculuk pratiğine katkısının da yadsınamayacağı açıktır. Arabulucu, uyuşmazlık yaşayan kişilerin duygularını, pozisyonlarını ve iletişim biçimlerini düzenleyen bir süreç yöneticisi olduğuna göre; kendi zihinsel süreçlerini fark edebilmesi, duygularını yönetebilmesi ve olayı bütüncül bir perspektiften görebilmesi sürecin kalitesini doğrudan etkiler.
Mindfulness, yani bilinçli farkındalık, kökeni binlerce yıl öncesine dayanan, insanın doğasında var olan farkındalık kapasitesini eğitmeye yönelik bir zihin çalışmasıdır. Her ne kadar Doğu disiplinleriyle özdeşleşmiş olsa da, insan bilincinin evrensel doğasına işaret ettiği için kültürler üstüdür. Modern dünyada mindfulness’ın seküler niteliğe kavuşması ise büyük ölçüde Jon Kabat-Zinn’in tıp alanındaki bilimsel çalışmaları sayesinde olmuştur. Bugün mindfulness; tıp, psikoloji, eğitim, hukuk ve iş dünyasında uygulanan, etkinliği birçok araştırmayla desteklenmiş bir yöntemdir.
Mindfulness, belirli bir kasıtla dikkati odaklayarak yargısız ve kabul edici bir tutumla şimdiki zaman deneyimlerine açık olma halini tarif etmektedir. Bu hal, bir insanda berrak, dingin ve uyanık bir zihin ile sakin ve dengeli bir duygu durumunu vaat etmektedir.
Mindfulness Temelli Müdahaleler, (Mindfulness Based Interventions – MBI’ler), farklı toplumlarda farklı birçok program başlığı altında uygulanmış ve halen uygulanmaktadır. Yapılan araştırma sonuçlarının karşılaştırılması ile kişilerin zihinsel, fiziksel, sosyal ve sağlık durumları üzerinde olumlu değişiklikler meydana geldiğine dair güçlü bulgular elde edilmiştir. MBI’lerin ağrı, stres, depresyon, anksiyete, uykusuzluk, bağımlılık, psikoz, hipertansiyon, kilo kontrolü, kanserle ilgili semptomlar ve prososyal davranışlar üzerinde faydalı etkiler gösterdiği tespit edilmiştir.
Ayrıca empati, duygusal denge, bilişsel esneklik ve kişilerarası ilişkiler üzerinde de güçlü etkiler gözlenmiştir. Bu noktada özellikle liderlik üzerine yapılan meta analizler, mindfulness’ın bireyin hem kişisel hem ilişkisel kapasitesini dönüştürdüğünü göstermektedir. Mindfulness müdahalelerinin işyerindeki etkilerini ölçmek için yapılan bir sistematik derleme ve meta analizde ise, mindfulness temelli uygulamaların işyerinde stress, tükenmişlik, anksiyete gibi olumsuz iş sağlığı belirtilerini azaltmada, buna karşın empati, iş performansı ve sağlık gibi olumlu göstergeleri arttırmada etkili olduğu tespit olunmuştur.
Mindfulness’ın hukuk alanına entegrasyonu ise yaklaşık otuz yıllık bir geçmişe sahiptir. Kabat-Zinn’in 1989’da yargıçlara yönelik hazırladığı stres azaltma programı bu sürecin öncüsü olmuştur. Bu girişim, daha sonra “düşünsel hukuk hareketi” (contemplative law movement) olarak adlandırılan bir eğilimin öncüsü olmuştur.
Ardından gelen düşünsel hukuk hareketi, Harvard Negotiation Law Review’da tartışılmış, Steven Keeva ve Leonard Riskin gibi isimlerin çalışmalarıyla kurumsal bir zemine oturmuştur. Başlangıçta mindfulness uygulamalarına karşı hukuk camiasında bir miktar şüphecilik bulunmasına rağmen, zamanla bu uygulamaların sağladığı faydalar fark edilmiş ve konuya yönelik ilgi artmıştır. Rogers’a göre, mindfulness’ın bireysel iyi oluş, stresle başa çıkma ve sosyal becerilerin gelişimi gibi alanlardaki başarıları, geç de olsa hukuk alanında yankı bulmuştur.
Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nde Mindfulness in Law Society adlı bir sivil toplum kuruluşu dahi aktif olarak faaliyet göstermektedir. İngiltere Parlamentosu tarafından yayımlanan Mindful Nation UK raporunda mindfulness’ın eğitim, sağlık ve iş dünyasının yanı sıra hukuk sisteminde de uygulanması önerilmiştir.
Tüm bu gelişmeler, mindfulness yaklaşımının artık bireysel bir uygulamadan çıkıp aynı zamanda kurumsal ve toplumsal düzeyde adalet sistemine entegre edilebilecek bir yöntem olarak kabul gördüğünü göstermektedir.
Peki bu yaklaşım arabuluculuk özelinde ne ifade eder?
Arabuluculuk sürecinde tarafların görünür pozisyonlarını anlamak görece kolaydır; ancak bu pozisyonların arkasındaki menfaatlere ve daha da derindeki ihtiyaçlara ulaşmak, arabulucunun hem iletişim becerileri hem de içsel farkındalığı ile doğrudan ilişkilidir. Arabulucu, her uyuşmazlığı “ilk kez görüyormuş” gibi taze bir gözle, yani mindfulness terimlerin den olan “başlangıç (acemi) zihniyle” değerlendirebildiğinde, kendi önyargılarının, otomatik düşünce kalıplarının ve duygusal tetikleyicilerinin farkına varır. Bu farkındalık, tarafların duygusal dinamiklerini daha berrak bir zihinle görebilmesini, onların ihtiyaçlarını daha doğru anlayabilmesini ve süreci daha sağlıklı yönetebilmesini sağlar.
Etik karar verme süreçlerinde bilgelik, ölçülülük, sağduyu, adalet ve cesaret gibi erdemlerin etkili olduğu bilinmektedir. Bilinçli farkındalık, bu erdemlerin hemen hepsiyle yakın ilişki içindedir; çünkü özünde “kendini bilme”yi, “şimdiki anı görebilme”yi ve “otomatikliğin dışına çıkabilme”yi öğretir. Bu içsel zemin, arabulucunun hem kendisiyle hem taraflarla kurduğu ilişkiyi dönüştürür.
Farkındalık, dış dünyayı değil; kişinin onu algılayış biçimini dönüştürür. Bu içsel değişim, dış dünyayla kurulan ilişkiye doğrudan yansır ve onun niteliğini kökten etkiler. Bakış açısında meydana gelen bu değişiklik, dünyayı algılama biçimi ve dünya ile etkileşimde muazzam bir etki bırakır. Bir arabulucu için bu etki, en başta kendinin bir uyuşmazlık çözücü olarak konumunun, hem genel, hem de her uyuşmazlık özelindeki niyetinin, yargılarının, davranışlarının niteliğinin, taraflar üzerinde bıraktığı etkinin, başarılı ve geliştirilmesi gereken yönlerinin farkında olmak anlamına gelmektedir.
Mindful bir arabulucu, yalnızca çatışmanın görünen yüzüne değil; o çatışmayı besleyen dinamiklere, duygusal zemine, niyetlere ve ilişkisel örüntülere de dikkat verir. Farkındalık arttıkça, çözümün sinyalleri de daha kolay görünür hâle gelir. Zihin sakinleştikçe, seçenekler çoğalır; perspektif genişledikçe, tıkanan iletişim kanalları açılır.
Mindfulness özelliklerine sahip olmayan bir zihin ise, kısaca bilinçsiz zihin (mindlessness) olarak anılmaktadır. Bilinçsiz bir zihin, farkındalığın en temel bileşeni olan dikkatten yoksun, tepkisel ve bilişsel yanılgılar içindedir. Böyle bir zihin, aktif olsa da uyanık değildir; farkındalıkla değil, otomatik pilotta işlev gösterir. Bilişsel ve davranışsal esnekliği azdır, uyum göstermekte sıkıntıya düşer. Gerçeği olduğu gibi görmekte zorlandığından, yaratıcılığı ve problem çözme becerisi sınırlıdır. Langer’ın tanımladığı gibi, kişi bazen bir bilgiyi hiç sorgulamadan kabul eder; bu “prematüre bilişsel taahhüt” kişinin gelecekteki değerlendirme kapasitesini de daraltır. Böyle bir zihinsel yapı özellikle hukuk gibi eleştirel düşünce gerektiren mesleklerde ciddi bir engel oluşturabilir.
Literatürde mindfulness’ın hukuk alanına entegrasyonuna dair çalışmalar bulunmasına karşın, mindfulness’ın arabuluculuk sürecine doğrudan katkıları üzerine yapılan araştırmalar hâlâ sınırlıdır. Tarafımca, tez çalışmamın kitaplaştırıldığı “Mindfulness Temelli Arabuluculuk” isimli eserimde, literatürdeki bu boşluğun doldurulması amaçlanmış ve mindfulness ile arabuluculuk süreçlerinin nasıl harmanlanabileceğini tartışılmıştır. Önerdiğim seçeneklerden birincisi, mevcut arabuluculuk modellerine mindfulness modülünün eklenmesi; ikincisi, arabuluculara yönelik harici mindfulness eğitimlerinin verilmesi, üçüncüsü ise, bağımsız olarak geliştirilen mindfulness temelli arabuluculuk modeli kapsamında eğitimin planlanmasıdır.
Sonuç olarak, bilinçli farkındalık, arabulucunun yalnızca teknik becerilerini değil, sürece kattığı “insani varlığı” da güçlendirir. Arabulucu, kendi içsel alanıyla temas hâlinde olduğunda; tarafların duygularını daha iyi yönetebilir, ilişki dinamiklerini daha doğru okuyabilir, çatışmanın altında yatan ihtiyaçları daha net görebilir. Bu nedenle mindfulness, geleceğin arabuluculuk uygulamalarında hem mesleki hem etik hem de insani boyutlarıyla daha fazla yer alacak bir yaklaşım olarak önemini korumaya devam edecektir.